Son Dakika

Ren Nehrinde Gemiyle Rüya Tadında Bir Tur

Geçen Yaz Rusya’daki Volga Volga Beyaz Geceler turunun tadı damağımızda iken bu sene Ren Nehir turunu yaşadık ve damağımızdaki lezzet çeşitlenerek arttı; rüya gibi bir sekiz gün yaşadık.

Dünya Hit: 5124 / Yorum: 0 / 26 Temmuz 2015 20:57
Ren Nehrinde Gemiyle Rüya Tadında Bir Tur
-A +A

İsviçrelilerin ataları Keltler Alplerin doruklarından çıkan ve düze inene kadar deli deli akan bu nehre “öfkeli akan” anlamında Renos ismini vermiş. Ve bu günümüze Rhein olarak gelmiş. 2500 metre yükseklikte başlayan yolculuğuna çeşitli nehirler katılır; Hollanda’ya vardığında ise ikiye ayrılır ve Vaal ve Lek isimlerini alır. 1324 kilometrelik yolculuğu, sıfır rakımında, Rotterdam yakınlarında,  Kuzey Denizi’nde son bulur.
Ren nehri kollarıyla birlikte coğrafyasında 185.000 kilometrekarelik bir alanı kapsar ki anlaşılabilir olması açısından Almanya yüzölçümü ile kıyasladığımızda; onun 357.000 kilometrekaresinin yarısına denk düştüğünü söyleyebiliriz. 1324 kilometrenin, 883 kilometresi gemi ulaşımına uygundur. Bu parkurda seviye farkının yarattığı sorunlar on dört su asansörü ile aşılmaktadır. Nehir onbinlerce senedir; gerek suladığı bereketli topraklarıyla gerekse ulaşıma elveren yapısıyla insanları etrafına toplamış, birçok uygarlığa kucak açmıştır.
Dört ülke; İsviçre, Fransa, Almanya, Hollanda, topraklarından geçen nehrin etrafında yüzlerce kent ve kasaba, yüzlerce sanayi tesisi mevcuttur. Yamaçlarında üzüm bağları, ovalarında şerbetçiotu, buğday, patates tarlalarına rastlamak sıradan bir şeydir. Ekilmemiş, işlenmemiş bir karış toprağın olmadığını görmek şaşırtıcıdır gerçekten. Ormanlardan söz etmeyeceğim bile…
 Yüzlerce tur gemisi yanı sıra binlerce yük gemisi yılda;toplamda milyonları geçen seyir sayıları ile Ren’i bir su otobanını haline getirmektedir. Seyir sırasında, nehrin kıvrımlarına rağmen, gelen ve giden 5-6 gemiyi aynı anda görmeniz, sıklıkla mümkündür.
 
İşin bir de kültür tarafı vardır. 2002 yılında UNESCO, Ren Nehrini, etrafında kurulan uygarlıklar ve onların kalıntıları nedeniyle “Dünya Kültür Mirası” listesine dahil etmiştir.
Nehirde turistik amaçlı geziler 19. Yüzyılın sonlarından itibaren görülmeye başlanmış;  tarihte bu parkurda seyahat eden Lord Byron, Mary Wollstonecraft Godwin Shelley, Johann Wolfgang Von Goethe, Mark Twain, Victor Hugo, William Turner, Alexandre Dumas gibi birçok şair ve yazara esin kaynağı olmuştur.
Turizm hareketleri çoğaldıkça bu etkinliklerde artmış, 2002 yılından “Dünya Kültür Mirası” ilan edildikten sonra ise çok aranan, istenen  “gemiyle gezi parkuru” haline gelmiştir.
Ren Nehrininçekiciliği ve ret edilemez daveti bize Yaz tatili programını daha Kış ayından yaptırdı. Yakın zamanda yenilenmiş bir nehir gemisini kiralayıp turlara başlayan bir Türk Tur şirketi ile irtibata geçip kaydımızı yaptırdık. Taksitlerle ödediğimiz gezi ücreti, tur öncesi bittiğinden, rüya gibi bir etkinliğe başladığımızda bedava duygusunu yaşıyorduk.
Bizi Türkiye’den Amsterdam’a götürecek tur rehberi sevgili Şafak Şallı, önceden arayarak, SMS atarak ön bilgilendirmeyi yaptı. Atatürk Hava Limanı’nda buluştuk. İşlemleri sorunsuz tamamlayıp THY’nin TK 1957 sayılı uçuşu ile kuş gibi havalanıp, kuş gibi Amsterdam’a konduk. Uçuş sırasında gerek kaptan pilotun güven veren bir ses ve ifade ile bilgilendirme anonsları, gerek kabin görevlilerinin güler yüzlü takdire değer davranışları, gerekse sunulan hizmetin kalitesi sonucunda üç buçuk saatin nasıl geçtiğini anlamadık.
Havaalanında bizi iki sürpriz bekliyordu; birincisi Mersin’den bile daha sıcak ve nemli bir hava, ikincisi bu hava nedeniyle yeterli soğutulamayan küçük bir salonda binleri aşan bir sayıda insanla; zorunlu olarak safları sıklaştırarak omuz omuza pasaport kontrolü için bir saatten fazla zaman geçirmekti.
 
Valizlerimizi aldığımızda yüzü sürekli gülen, sevimli bir insanın bize hoş geldin demesiyle yaşadığımız gerginlik azaldı. Bu kişinin ikinci tur rehberimiz sevgili Taylan Kırıkkanat olduğunu öğrenince keyfimiz daha da yerine geldi. Bu turun güzel geçeceğine dair bir işaretti zira…
Otobüslerle Amsterdam’da limandaki teknemize doğru yola çıktık. Etrafımız yemyeşildi, yeşilliğin olmadığı yerlerde ise su vardı. Ülkenin Netherlands adını aldığı Nederland’da idik yani “alçak topraklar” ülkesinde, bizim bildiğimiz adıyla Hollanda’da. Krallığı kuran ve hala süren Oranj hanedanının Portakallar ülkesinde.
Kent merkezine girdiğimizde yine iki şey karşıladı bizi; kanallar ve bisikletler. Amsterdam’ı tek kelime ile tanımla derseniz “bisiklet” derim. Neden 750.000 nüfuslu şehirde 1.500.000 bisiklet olmasından çok bunların kent içi ana ulaşım aracı olmasıdır benim için. İki kelime ile derseniz kanallar ve burada neredeyse sürekli seyir halinde olan tekneler derim. Nehir evleri için de üçüncü kelimeye ihtiyacım olabilir.
 
 
Gemimize vardık. Turun gemi sorumlusu Çağatay’ın, gemideki adıyla Çarli’nin ve gemi personelinin sıcak karşılaması içimizi ısıttı. Kamaralarımızın yesyeniliği ve konforu, geminin güzelliği; havaalanında sevgili Taylan’dan aldığımız işaretin boşuna olmadığını gösterdi bize.
 
Yerleşip biraz nefes aldıktan sonra otobüslerdeki yerimizi tekrar aldık. Amsterdam’ı bir baştan bir başa dolaştık. Artık konut işlevi gören yel değirmenlerinde fotoğraf çektirdik. Rehberlerimizden çeşitli bilgiler aldık. Nereye baksak kanal, kanalda seyir halinde tekneler ve içinde bebekten ileri yaşa kadar insanları;  takım elbiselisinden, şık buluz-eteklisine kadar birçok bisikletlinin karınca çokluğunda oradan oraya seğirtmesini gördük.
 
 
Anneler, babalar; bebeklerini özel tasarımlı bisikletlere koyarak işlerine giderken;  çocukları ise yine özel tasarımlı bisikletlerle ana bisiklete eklenmiş kısımda onlarla pedal çeviriyorlardı.
 
İlk akşam yemeğinde gerek sunulan yemekler gerekse sunan garsonlar bizlerden tam puan aldı. İlk işaretin doğruluğu artık kesinleşmişti: çok keyifli bir nehir turu yapacağız.
Romen aşçıbaşımız ekibiyle hünerlerini cömertçe sergiliyor; salon şefi sevgili Battal’ın idaresinde garsonlar Önder, Party, Tamas ve diğerleri hizmette kusur etmiyorlardı.
 
İlk akşam kentin sokaklarına aktık rehberimizle. Red Ligt Streets, yani bizde bilinen adıyla Kırmızı Fenerli Sokaklardan geçtik. Bu sokakların kenarında camekanlı odalar ve çerçevelerinde çepeçevre kırmızı yanan florasan lambalar vardı. Işık kırmızı yanıyorsa camekan açık demekti ve içeride yarı çıplak müşteri cezbetmeye çalışan bir güzel kadın var anlamına geliyordu. Yüzlerce odanın ışıkları yanıyor ve dans ederek, bakışıyla, duruşuyla geçenleri etkilemeye çalışan genç kadınlar işini yapmaya çalışıyordu. Odaların günlük kirasının Yüz Euro olduğunu söyledi rehber ve her kadının bağımsız kendine çalıştığını…
Turistik bir bölgeye ve turistik gösteriye dönüşen “Kırmızı Fener Sokakları”nda gezen bizim gibi birçok turist, cinselliğin metalaşmasını turistik bir etkinlik olarak seyrediyor;bunun yanı sıra belki de bu konuda şimdiye kadar edindiği birçok tabuyla yüzleşmekzorunda kalıyordu.
Ertesi gün kentin Kuzey’ine bir yolculuk yaptık. Zaanse bölgesinde onlarca yel değirmenini hala faaldi. Suyu kanallara basıyorlardı yüzlerce sene yaptıkları gibi ancak bir farkla; elektrik motorlarından yardım alarak…
 
Her yer su her yer yeşil, her yer tarlaydı. Buğday ve yem bitkilerinin yetiştirildiği tarlaların yanı sıra ineklerin özgürce otladığı, atların koşuşturduğu otlaklar göz alabildiğine uzanıyordu. Otlakların sınırını çevrelerindeki su kanalları oluşturuyor, hayvanlar için özel çite gerek kalmıyordu.
Uğradığımız küçük bir mandırada nasıl peynir yapıldığını gördük ve çeşitli peynirler tattık. Tezgahta, tavlada,  ahırda, tarlada çalışanların neredeyse hepsi de kadındı. Sevgili eşim Hülya; “iki gündür buradayız, insanları yüzü hep gülüyor” dedi. Dikkat edince gerçekten de mutlu, gülen yüzlerin büyük bir çoğunlukta olduğunu gördüm.
 
 
Hollanda suya karşı toprak mücadelesinin verildiği en –önemli coğrafyalardan biridir.  Her yerde kilometrelerce uzanan setler görürsünüz. 1950’li yıllarında büyük bir su baskınına uğramış, ardından bu setlerden biri inşa edilmiş Volendam kasabasına devam ettik. Eskiden bir balıkçı kasabasıyken şimdi turistik bir belde olmuş. Meşhur balık patatesini tadıp, yakınındaki Merken adasını set üstü yoldan geçerek ziyaretin ardından gemimize döndük; yorgun argın ve sıcaktan pestilimiz çıkmış olarak. Gemide, bizi karşılayan güler yüzler, buzlu çay ve soğuk içeceklerle kısa zamanda toparlandık.
İkinci günün saat on yedisinde gemi demir aldı. Amsterdam’dan Ren’in deniz dökülen kolları olan Lek ve Vaal nehirlerine yapılan kanaldan yol almaya başladık. Gemi suda sessizce süzülürken panorama barda sevgili Erika ve Milen’in verdiği içkileri keyifle yudumluyor, etraftaki doyumsuz manzaranın tadını çıkarıyorduk.
Albert, harika çaldığı piyanosu eşliğinde bir birinden güzel parçalarla bu tadı doruklara çıkarıyordu ki bunu her gün büyük bir aşkla yaptı gezi boyunca.
İlerleyen günlerde Gurup Rainbow’un performanslarına, gemi çalışanlarının profesyonellere taş çıkartacak animasyonlarına da ev sahipliği yaptı Panorama Bar…
 
Üçüncü gün sabahı Vaal nehri kıyısındaki Hollanda’nın en eski kenti Nıjmegen’e vardık. 165.000 nüfuslu kent, İkinci Dünya Savaşı’nda önce müttefikler tarafından bombalanmış, ele geçirilince Almanların bombardımanına uğramış ve eski yapıları örnek alınarak yeniden inşa edilmiş. Nijmegen bir tepe üzerindeydi ve biz gezinin başından bu yana ilk defa bir tepe görüyorduk. Bu sakin ve sessiz kentin kadetralini, bir parktaki saray yıkıntılarını, sokaklarını gezdikten sonra gemimize döndük.
 
Almanya bekle bizi geliyoruz…
İlk su asansöründen geçip, ilk bol şimşekli yaz yağmurunu yedikten kısa bir süre sonra Ren’in ana gövdesine ulaştık. Az sonra daAlmanya’da idik. Bize karşı yani Kuzey’e akan nehre karşı Güney’e doğru yol almaya başladık. Önce tek tük gördüğümüz nehir yük gemileriyle daha sık karşılaşmaya başladık bir de sanayi tesisleri ve duman kusan bacalarıyla…
 
Ren nehrinin bir kanalla Tuna nehrine bağlanması Kuzey Denizi ile Karadeniz’in bir birine bağlanması demektir ve binlerce nehir yük gemisinin milyonlarca seferi…
Nehir yük gemileri yüz metreyi aşan boylarda, 15-16 metre genişliğinde, 1,5 - 3,5 metre su çeken, bin tondan beş bin tona kadar yük taşıyabilen, tam yüklü olduğunda güvertesi neredeyse su hizasında giden ve kaptan köşkü geminin en arkasında olan gemilerdir.
Hemen hepsinde kaptan köşkünün arkasındaki büyükçe platformda bir veya iki otomobil görürsünüz. Zaman zaman sürat tekneleri, kanolar, bisikletler ve motosikletler de görmeniz mümkün. Hatta birinde çocuk bahçesi de gördük. Kamaraların pencerelerinde güzel perdeler, tüller ve zaman zaman çiçekler size el sallar.
Sevgili Önder anlattı bize yemek yerken, geminin yemek salonunda: nehir yük gemileri sürekli hareket halindeymiş. Kaptanlar bu nedenle gemide yaşarmış eşi ve çocuklarıyla. Gittiği limanda arabasını indirip kullanır, sonra tekrar gemiye alırmış. Kamaralar da evlerinin odasıymış.Ve bu perdeleri, tülleri açıklıyordu ve de çiçekleri; kadın eli değmiş oluyordu zira. Gördüğümüz oyun bahçesi tüm bu anlatılara ek bir sahicilik ve sevimlilik katıyordu.
Bunları öğrenince nehir yük gemileri daha bir güzel görünmeye başladı gözüme…
 
Üçüncü günü akşamı arkadaşımız daha vardı: Aydede… Muhteşemliğini cömertçe sergileyerek bize eşlik ediyordu. Duesseldorfkıyılarından geçerken buna bir biri peşi sıra inen uçakların ışıkları da eşlik etmeye başladı. Bundan güzeli olmaz derken acele etmişim.
Kamaralarda camlar zemine kadar inmekte, açıldığında sizi zarif parmaklıklar karşılamaktadır. Yani moda deyimiyle “Fransız Balkon”…  Camın perdesini, tülünü ardından kendisini açtım ve yatağıma uzandım. İşte turdaki anların belki de en güzeli karşımdaydı. Ay dede tam karşımda yattığım yerde bana göz kırparken, geminin oluşturduğu nehirdeki dalgalarında ışıkları dans ediyor, nehir kıyısında sürekli değişen doğaya gizemli bir görüntü katıyordu. Yaşadığım huzur ve derin sakinlik uykuyu davet edip göz kapaklarımı ağırlaştırırken; anın muhteşemliği; “biraz daha, biraz daha!..” diye uykuya direniyordu.
Gezinin dördüncü gününde üçüncü limanımız olan Köln’e bağlandı gemi. İkinci Dünya Savaşında taş üstüne taş kalmayan ve yeniden inşa edilen bir sanayi kenti bizi bekliyordu o meşhur Kölner Dom yani Köln Katedrali…
 
Sabah kenti gezdik, katedrali gördük, Früh’de meşhur Kölsch birasının hatırını sorduk, bizim kahvelerin garsonlarına benzeyen sevimli garsonların fotoğraflarını çektik. Öğle yemeğinden sonra gece gemiyle içinden geçtiğimiz Duesseldorf’a otobüslerle geri döndük. Eski kent merkezini dolaştık, bir Brezilya Kafesinde biralarımızı yudumlarken kablosuz internetin tadını çıkardık. Gemide de kablosuz internet var ancak el yaktığından satın almamıştık.
 
Almanya’dan aşağıya doğru gitmeye devam ve beşinci gün sabahı gözlerimizi Koblenz’de açtık. Nehrin batı yakasında Ren’in, Mosel nehri birleştiği yerde sevimli küçük bir kent bizi kucaklamaya hazır bekliyordu.
105.000 nüfuslu ağırlıklı modern binalardan oluşan bir kent Koblenz. Ren ve Mosel nehirlerinin birleştiği yerde olması nedeniyle her iki taraftan gelen ulaşımı kontrol edebilmesi, tarihte sürekli önemli bir rol oynamasına neden olmuş. Nehirlerin bir araya geldiği köşeye uzun yıllardır Alman Köşesi (Deutches Eck) adı verilmiş. Bu köşe Almanya’nın birleşmesini simgeliyormuş, nitekim Almanya birliğini sağlayan I. Wilhem’in at üstünde büyük bir anıtı yapılmış bu köşeye. İkinci Dünya Savaşında kentin yüzde seksen beşi yıkılırken anıtta bundan nasibini almış ve 1990’lı yılların başında zengin bir ailenin sponsorluğunda tekrar yapılmış.
 
1989 yılında Berlin duvarı yıkılıp Almanya tekrar birliğini sağladı. Bunu simgeleyen Berlin Duvarı’ndan alınan parçalar anıt bölgesinin bir köşesinde yerini almış bulunmaktadır.
 
Ren nehrinin karşı yakasında yükse bir tepede Ehrenbreitstein Kalesi tüm ihtişamı ile bütün bölgeyi gözlüyor. Kentten tepeye kurulan teleferik kolayca ulaşılabilen kaleden etrafın manzarası harikaydı.
 
 
Eski kent merkezi olabildiğince yıkım öncesine uygun inşa edilmiş; sevimli ve keyifle dolaşılabiliyor. Nehir kıyılarındaki kafelerde oturup bir şeyler yudumlamak bu keyfi daha da arttırıyor.
Öğle saatlerinde kentten ayrıldığımızda tatlı bir telaş başladı. Anlata anlata bitirilemeyen Romantik Ren Parkurundan geçecektik ve kendimize uygun bir yer seçmeliydik gemide: izlemek ve fotoğraf çekmek için…
Vadinin daraldığı bu bölgede, seyir esnasında her iki tarafta yer alan küçük kasabaları yakından görme fırsatı bulduk. Bakışımızı tepelere yönelttiğimizde ise hemen her anıda başka güzel bir kale görüntüsü ile karşılaştık. Onlarca kale bize el sallarken biz de oradan oraya görüntü almaya koşuşturduk gemi içinde. Vadinin kısmen genişlediği, yamaçların eğimi azaldığı yerlerde üzüm bağları sıra sıra takip etti bizi.
 
Nehrin büyülü akışı, vadinin iki yanlı doğal güzelliği, bir birinden farklı kaleler, şirin kasabalar, yamaçlardaki üzüm bağları ve tepelerdeki ormanları ile yaklaşık 4 saat süren Romantik Ren Parkuru tatilin rüya gibi olmasına önemli katkı sundu.
Parkurun en dar yerinde keskin bir S dönüş mevcut ve akıntı oldukça hızlı. Motorların bu derece güçlü olmadığı dönemlerde bu bölge, gerek akıntının şiddeti gerekse keskin dönüşleri nedeniyle birçok geminin kaza yapmasına neden olmuş. Dönüşün keskin yerinde, nehirden dik bir şekilde 132 metre yükselen Loreley kayalıklarının da yer aldığı bu bölge için; Ege’deki Siren kayalıkları üzerine söylenene benzer bir efsane, dilden dile aktarılarak bu günlere gelmiş.
 
Efsaneye göre adını kayalıklardan alan Loreley adlı denizkızı, Ren nehrine bakan yüksek Loreley kayalıklarında oturur ve altın rengi saçlarını tarayarak şarkılar söyler. Altın saçlı denizkızı Loreley'in o kadar güzel bir sesi vardır ki, şarkı söylediğinde bütün denizciler büyülenir. Loreley'in büyüsüne kendini kaptıran gemiciler, gözlerini ve kulaklarını ondan alamaz ve biraz daha yaklaşırlar kayalara. Denizkızının etkisine kapılan denizciler akıntıya dikkat etmedikleri için gemileri tam da bu bölgede devrilir veya kayalıklara çarparak batar. Loreley'in büyüsü ölüme götürür denizcileri.
Bir kıyı kasabasında çok ilginç bir binaya rastladık. Bine iki bölümden oluşuyor, ikincisinin girişi sadece birincisinin içinden geçiyordu. Binayı söz edilir kılan birinci binanın bir bar ikincisinin ise kilise olmasıydı. İnsanlar barda kafa çekip dua etmeye kiliseye geçiyor, dönüşte ise barda kaldığı yerden devam ediyormuş.
 
Buradan daha güzeli olmaz derken, Rüdesheim’e yaklaştıkça erken konuştuğumuzu anladık. Nehir git gide genişledi. Üzerinde yeşilin her tonunu barındıran adalarını okşayarak daha bir keyifli akmaya başladı keyfimiz keyif katarak. Eğimi ne olursa olsun tüm yamaçlar boydan boya üzüm bağları ile kaplıydı. Doğu kıyısında yer alan kente ilk hoş geldinizi, tepesine kondurulmuş ve teleferikle çıkılabilen, büyük bir anıt yaptı. Gemiyi limana bağladıktan sonra bizi bekleyen lastik tekerlekli mini trenlere doluştuk ve nehirdenseyrettiğimiz bağları; bu kez içinden geçerek yakından gördük.
 
10.000 civarında insanın yaşadığı, UNESCO tarafından “Dünya Kültür Mirası” ilan edilmiş olan kentte turizm ve şarapçılık başlıca geçim kaynağı. Yılda yaklaşık 2.000.000 kişinin ziyaret ettiği bu şirin kasabada her şey güzel ama en çok Siegfried Müzik Aletleri Müzesi güzel.
Orijinal adı “Siegfrieds Mecahanisches Musik Kabinett” olan müze;  özel bir koleksiyoncunun, şatomsu eski bir villasına topladığı yüzlerce mekanik müzik kutusundan oluşuyor. Müzede bulunan en eski müzik kutusu 13. Yüzyıla dayanıyor. Çok küçüklerinden, bir duvarı boydan boya kaplayacak kadar büyüklerine kadar olan bu aletlerin üç yüze yakını hala faal haldedir.
 
Müzeyi dolaşırken bir yandan müzik kutuları hakkında bilgi veriliyor, bir yandan da bazıları çalıştırılarak müzik dinletiliyor; işte bu esnada fotoğraf makinenizi seri bir şekilde video konumuna getirip bu eşsiz anı görüntüleyin derim.
Müzik kutusu dediğimiz hani şu kapağını açtığımızda bize müzik çalan kutular var ya onun hayalinizin sınırlarını zorlayan çeşitli gelişmiş versiyonları. Kimi delikli kağıtlarla, kimi delikli metal disklerle, kimi de bir silindir üzerine çakılmış, her biri bir notayı temsil eden silindirlerle bize sesini duyurmaktadır; tabii ki önce mekanik olarak kurmanız koşuluyla.
İnsanın hayal gücünü ve yaratıcılığının neredeyse sonsuzluğunu ilk defa bu kadar derinden orada hissettim. Atalarımız daha 100-150 yıl önce bilgisayarın işleyiş prensiplerini bulmuş, iş sadece teknolojinin gelişimine kalmış; bunu görüyorsunuz.
Aynı gün gece yarısına yakın tekrar vurduk kendimizi Ren’e. Gezinin altıncı günün sabahıilklerin şehri Mannheim’de açtık gözlerimizi.İlk bisiklet, ilk Zeplin, ilk otomobil bu kentte yapılmış. Kentin su kulesinin de olduğu meydan, Mercedes otomobiline devam eden yolun başındaki ilk otomobilin bire bir kopyasına ev sahipliği yapıyordu. Üç tekerlekli bir bisiklete yerleştirilen motor ile 125 kilometre yol yapılmış. Mercedes’in atası olarak sergilenmekte, olan bu replika; ben de dahil turistlerin fotoğraf çektirmeyi en çok sevdiği bir yerlerden biri olmaktadır.
 
 
Bizi bekleyen otobüslere binip  “Kareler Şehri” olan kenti dolaştık. Kent, etrafını çepeçevre dolaşan çember şeklindeki çevre yolunun içine bir birini dik kesen sokak ve caddelerin oluşturduğu kare şeklindeki kesimlerden oluşuyor. Tarihin ilk kent planlamasına örnek gösteriliyor.
Heidelberg, yirmi kilometre uzakta, içinden geçen Neckar Nehri ile bizi bekliyor. Bir üniversite kenti olan Heidelberg’de kendi adı ile anılan sarayı mutlaka görülmeli. Ortaçağ yaşantısı ile ilgili ilginç bilgiler elde ederken şarap mahzenlerini görme şansınız olur ve de 18.000 litre şarap alan dev şarap fıçısını…
 
 
Köprüleri, tarihi binaları, cıvıl cıvıl öğrencileri ile aklımız kentte kalarak, Speyer’de bizi bekleyen gemimize döndük. Artık Almanya’dan ayrılma zamanı gelmişti. Strasbourg bizi bekliyor.
Seyir bütün gece sürdü. Hollanda’dan bu yana sık sık rastladığım nehir kıyısındaki kampingler bu bölgede de vardı. Yüzlerce karavan ve çadırlardan oluşan bu alanlarda insanlar sakin ve mutlu bir yaşam sürdürüyorlar. İnsanların doğa ile iç içeciliğinin ne kadar huzur verici olduğunu gemiden bile hissedebiliyoruz.
 
Gezinin sonuna bir gün kala, Fransa’da,  Strasbour’da idik. Avrupa’nın kadim kentlerinde olması bir yana, kültür başkentlerinden biri olarak da nam salmıştır. Diğer yandanAvrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Avrupa Parlamentosuna ve Avrupa Konseyine ev sahipliği yapması önemini bir kat daha arttırmaktadır.
Sabah gemide değişik bir ses ile uyandım. Merakla perdeyi açtığımda gezinin belki de en güzel sürprizi ile karşılaştım. Güzelliğin ve zarifliğin timsali olan onlarca kuğu geminin etrafında süzülüyor, arada bu görüntülerine tezat çirkin bir ses çıkarıyorlardı. Gemiye gösterdikleri ilginin nedeni onları kamaradaki yiyeceklerle beslemeye başlayınca ortaya çıktı. Sürünün hemen hepsi pencerenin etrafına kümelendi ve büyük bir rekabetle kendilerine atılan yiyeceklerin peşine düştüler. Anladım ki bizden önce de gemiler onları beslemişti ve bu durum onlar için bilindik bir şeydi. Bu anı birçok fotoğraf ve bir video çekimi kalıcı hale getirdim.
 
UNESCO’nun 1988 yılında “Dünya Kültür Mirası” ilan ettiği kenti gezmeyi sonraya bırakarak, otobüslerle “Alsace Şarap Yolu”na vurduk kendimizi. Göz alabildiğine uzanan bağlar içinden ve bir birinden güzel kasabaları yararak, tepelerden el sallayan şatoların eşliğinde Riquewihr kasabasına vardık. 1500 kişinin yaşadığı bu beldede her ev şaraphane her ev dükkân, her ev kafe restoran, her ev butik otel. Surların içinde otantikliği tamamen korunmuş tipik bir Orta Çağ kasabasında saatlerin nasıl geçtiğini anlamadık. Daha sabah olmasına rağmen şarabın davetini geri çeviremedik ve buna pişman olmadık.
 
 
Strasbourg’a geri döndüğümüzde kırsalın serinliğinin yerinde yeller esiyordu. Kent yanıyordu. Nehir ve açılan büyük kanalın çevrelediği bir ada üzerine kurulan kentte tüm binalar orijinalliğini koruyordu. Yapımıaltı yüz sene civarında sürmüş Notre Dame Katedrali devasa bir büyüklüğü ile inancın insana neler yaptırabileceğinin bir örneği olarak karşımızda duruyordu. İçine girdiğinizde mistik bir atmosferle karşılaşıyor, yüzünüze çarpan serinlikle duyduğunuz huzur daha da derinleşiyordu. Denk geldiğimiz amatör bir gurubun konseri ise işin bonusu oluyordu.
 
Tarihi meydanlar, sokaklar, köprüler, kefeler, restoranlar derken gemiye dönüş zamanı geldi. Kentin yeni bölümünde yer alan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamento binaların etrafından dolaşıp Ankara Caddesinden geçerek gemimize vardık.
Son seyrimizi artık Ren Nehri yerine Strasbourg, Basel arasında yer alan Alsace Kanalında gerçekleştirecektik; birçok su asansöründen geçip git gide yükselerek.
Basel’e varmadan kısa bir süre önce Almanya, Fransa ve İsviçre sınırlarının kesiştiği üçgenden geçtik.Artık gezinin sekizinci yani son günündeydik ertesi sabah Basel’e vardığımızda.
Bavullarımızı gurupları belli etmek adına kırmızı, mor kurdelelerle bağladık ve otobüslerimize yerleştik. İsviçre’de Zürih’e doğru yol alıyorduk. Bol tünelli yollardan Zürih Gölünden doğup Ren’e katılan Limmat nehri kenarından geçerek Zürih’e vardık. Kelt kökenli olan İsviçreliler kendi dillerini kullanma yerine, kantonlarındaki Almanca, Fransızca ya da İtalyanca konuşmakta olup, akıllı üretkenlikleri ile dünyanın en zengin ülkesini yaratmışlar. Kentin ayaklar altında olduğu seyir terası ilk durağımız oldu. Zürih’in kuş bakışı manzarasını fotoğrafladık, keyifle seyreyledik. İnce uzun Zürih Gölü’nün devam eden çöküntüsüne kurulan kentin üç bir yanını gür ormanlarla kaplı dağlar çevrelerken bir tarafı da göl tarafından kuşatılmaktadır.
 
Kent merkezindeki tarihi merkez gar son durağımız oldu. Dünyanın dört bir yanından gelen turistlere karışarak caddelere vurduk kendimizi. İsviçre’nin meşhur çikolataları, peynirleri valizleri biraz daha ağırlaştırdı.Zürih Gölü kenarındaki parklar dinlendiğimiz mekanlar oldu uzun yürüyüşlerin ardından.
Artık gezinin sonu hızla yaklaşıyordu. Otobüslerimizle kente pek uzak olmayan havaalanına vardık. Kontrollerden sorunsuz geçerek zamanında kalkan uçağımıza bindik. THY bizi kuş gibi uçurup kuş gibi İstanbul’a kondurdu. Güler yüzlü personelinin kaliteli hizmetinin eşliğinde; gezinin tadı damağımızda, gelecek sene gezisinin hayallerini kurarak zamanın nasıl geçtiğini anlamadık.
Teşekkürler emeği geçen tüm güzel insanlar…
Teşekkürler Ren…
Teşekkürler gezi arkadaşlarım…
Teşekkürler hayat…
Dr. Nedim İnce
İstanbul / 12. 07. 2015

Haberin Galerisi
SEYİR SIRASINDA, NEHRİN KIVRIMLARINA RAĞMEN, GELEN VE GİDEN 5-6 GEMİYİ AYNI ANDA GÖRMEK MÜMKÜN SAFLARI SIKLAŞTIRARAK OMUZ OMUZA PASAPORT KONTROLÜ REHBERİMİZ SEVGİLİ TAYLAN KIRIKKANAT BU TURUN GÜZEL GEÇECEĞİNE DAİR BİR İŞARETTİ KENT MERKEZİNE GİRDİĞİMİZDE NEHİR EVLERİ BİZİ KARŞILADI GEMİ SORUMLUSU ÇAĞATAY’IN, GEMİDEKİ ADIYLA ÇARLİ’NİN VE GEMİ PERSONELİNİN SICAK KARŞILAMASI İÇİMİZİ ISITTI NEREYE BAKSAK BİRÇOK BİSİKLETLİNİN KARINCA ÇOKLUĞUNDA ORADAN ORAYA SEĞİRTMESİNİ GÖRDÜK BU SAKİN VE SESSİZ KENTİN KADETRALİNİ, BİR PARKTAKİ SARAY YIKINTILARINI, SOKAKLARINI GEZDİKTEN SONRA GEMİMİZE DÖNDÜK ÖNCE TEK TÜK GÖRDÜĞÜMÜZ NEHİR YÜK GEMİLERİYLE DAHA SIK KARŞILAŞMAYA BAŞLADIK BİR DE SANAYİ TESİSLERİ VE DUMAN KUSAN BACALARIYLA… NEHİR YÜK GEMİLERİ YÜZ METREYİ AŞAN BOYLARDA NEREYE BAKSAK BİRÇOK BİSİKLETLİNİN KARINCA ÇOKLUĞUNDA ORADAN ORAYA SEĞİRTMESİNİ GÖRDÜK FRÜH’DE MEŞHUR KÖLSCH BİRASININ HATIRINI SORDUK KOBLENZ MODERN BİNALARDAN OLUŞAN BİR KENT BERLİN DUVARI’NDAN ALINAN PARÇALAR ANIT BÖLGESİNİN BİR KÖŞESİNDE YERİNİ ALMIŞ NEHRİN BÜYÜLÜ AKIŞI, VADİNİN İKİ YANLI DOĞAL GÜZELLİĞİ, BİR BİRİNDEN FARKLI KALELER PARKURUN EN DAR YERİNDE KESKİN BİR S DÖNÜŞ MEVCUT VE AKINTI OLDUKÇA HIZLI BİR KIYI KASABASINDA ÇOK İLGİNÇ BİR BİNAYA RASTLADIK. BİNAYI SÖZ EDİLİR KILAN BİRİNCİ BİNANIN BİR BAR İKİNCİSİNİN İSE KİLİSE OLMASIYDI NEHİRDEN SEYRETTİĞİMİZ BAĞLARI İÇİNDEN GEÇEREK YAKINDAN GÖRDÜK ORİJİNAL ADI “SİEGFRİEDS MECAHANİSCHES MUSİK KABİNETT” OLAN MÜZE MERCEDES’İN ATASI OLARAK SERGİLENMEKTE REPLİKA TURİSTLERİN FOTOĞRAF ÇEKTİRMEYİ EN ÇOK SEVDİĞİ YERLERDEN BİRİ HEİDELBERG SARAYI VE 18 BİN LİTRE ŞARAP ALAN DEV ŞARAP FIÇISI HOLLANDA’DAN BU YANA SIK SIK RASTLADIĞIM NEHİR KIYISINDAKİ KAMPİNGLERDE İNSANLAR SAKİN VE MUTLU BİR YAŞAM SÜRDÜRÜYORLAR GÜZELLİĞİN VE ZARİFLİĞİN TİMSALİ OLAN ONLARCA KUĞU GEMİNİN ETRAFINDA SÜZÜLÜYOR “ALSACE ŞARAP YOLU”NA VURDUK KENDİMİZİ GÖZ ALABİLDİĞİNE UZANAN BAĞLAR İÇİNDEN GEÇEREK RİQUEWİHR KASABASINA VARDIK KENTİN AYAKLAR ALTINDA OLDUĞU SEYİR TERASI İLK DURAĞIMIZ OLDU ANNELER, BABALAR; BEBEKLERİNİ ÖZEL TASARIMLI BİSİKLETLERE KOYARAK İŞLERİNE GİDİYORDU ROMEN AŞÇIBAŞIMIZ, SALON ŞEFİ SEVGİLİ BATTAL’IN İDARESİNDE GARSONLAR ÖNDER, PARTY, TAMAS VE DİĞERLERİ HİZMETTE KUSUR ETMEDİLER HER YER SU HER YER YEŞİL, HER YER TARLAYDI HOLLANDA SUYA KARŞI TOPRAK MÜCADELESİNİN VERİLDİĞİ EN –ÖNEMLİ COĞRAFYALARDAN BİRİDİR UĞRADIĞIMIZ KÜÇÜK BİR MANDIRADA NASIL PEYNİR YAPILDIĞINI GÖRDÜK ÜÇÜNCÜ GÜN SABAHI VAAL NEHRİ KIYISINDAKİ HOLLANDA’NIN EN ESKİ KENTİ NIJMEGEN’E VARDIK KENTTEN TEPEYE KURULAN TELEFERİK KOLAYCA ULAŞILABİLEN KALEDEN ETRAFIN MANZARASI HARİKAYDI NOTRE DAME KATEDRALİ DEVASA BİR BÜYÜKLÜĞÜ İLE KARŞIMIZDA DURUYORDU
Facebook'ta paylaş butonu
Print
Yorum Yap
Yorumunuz
1000

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Facebook Yorumları
Dikkat Çekenler
Son Dakika
Çok Okunanlar
Çok Yorumlananlar
Anket

2014 Yerel Seçimlerinde Usulsüzlük Olduğunu Düşünüyormusunuz ?

2014 Yerel Seçimlerinde Usulsüzlük Olduğunu Düşünüyormusunuz ?

  • Evet : 703 Oy (%27)

  • Hayır : 603 Oy (%23)

  • Kararsızım : 615 Oy (%24)

  • İlgilenmiyorum : 646 Oy (%25)

Sayfalar
Duyurular
Linkler
Arşiv
Günlük Gazeteler
Oku
Ziyaretçi Defteri
Hava Durumu
Hava Durumu
Yükleniyor...
Gazete Manşet

Facebook Twitter
2014 Yeni Mersin Gazetesi Tüm Hakları Saklıdır!